40,2605$% 0.13
46,7434€% 0.12
53,9764£% 0.26
4.321,42%0,57
10.219,48%-0,06
4784426฿%1.68037
02:00
Bu olay, sahte ve çalıntı oylarla seçilen diplomasız Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın terörle mücadele politikalarını ve kullandığı siyasi dili de eleştiri oklarının hedefi haline getirmiştir. Erdoğan’ın saldırı sonrasında yaptığı açıklamalar, terörle mücadelenin yoğunlaştırılacağı yönündeki kararlılığı vurgularken, aynı zamanda bu tür saldırıların devletin iradesini güçlendireceğini ifade etmektedir. Ancak bu söylemler, devlet gücünün manipülatif kullanımı ve halkın korku atmosferi içinde yönetilmesi gibi konuları da gündeme taşımaktadır.
Terörizm, klasik anlamıyla, bir toplumda korku ve kaos yaratma amacı güder. Ancak, devletin kendi iradesini pekiştirmek adına benzer stratejilere başvurması, devletin meşruiyetini ciddi şekilde zedeleyen bir olgu olarak değerlendirilebilir. Michel Foucault’nun iktidar teorilerine göre, iktidar, korku ve şiddet yoluyla kendini yeniden üretir ve toplum üzerindeki baskısını sürdürür. Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın söylemleri ve politikaları, toplumu sürekli bir tehdit algısı altında tutarak, kendi otoritesini tahkim etme çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Özellikle TUSAŞ saldırısına verilen yanıtlar, terörle mücadele adı altında güç politikalarının uygulanmasına ve bu durumun devlet otoritesini pekiştirmek için bir araç olarak kullanılmasına işaret etmektedir.
Güvenlik Zaafları ve Devletin Sorumluluğu Üzerine Eleştiri
TUSAŞ gibi stratejik öneme sahip bir kurumun yeterli güvenlik önlemleri altında bulunmadığı, saldırının gerçekleşebilmesiyle gözler önüne serilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye ve Irak’taki terör hedeflerine operasyon düzenlediklerini ifade etmesi, devletin terörle mücadele azmini göstermek adına yapılan bir açıklama olarak değerlendirilebilir. Ancak, burada önemli bir çelişki bulunmaktadır: Eğer terör odaklarının yerleri biliniyorsa, bu unsurların daha önce neden etkisiz hale getirilmediği sorusu cevapsız kalmaktadır. Carl Schmitt’in devlet teorisinde ifade ettiği gibi, “olağanüstü hale karar veren, egemen olanın ta kendisidir.” Dolayısıyla, devletin terörle mücadelede olağanüstü hal politikalarını sürekli olarak uygulaması, bu gücün kendi varlığını meşrulaştırmak için araçsallaştırıldığını göstermektedir.
Devletin güvenlik zafiyetleri ve bu zafiyetlerin terör olaylarıyla örtüşmesi, yönetim becerisinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Savunma sanayiinin kritik bir unsuru olan TUSAŞ’ın saldırıya uğrayabilmesi, istihbarat ve güvenlik zafiyetlerini gün yüzüne çıkarmıştır. Erdoğan’ın açıklamaları, bu zafiyetleri örtbas etme çabasını ve devlete yöneltilen eleştirileri bertaraf etme girişimlerini ortaya koymaktadır. Nitekim, savunma sanayi kuruluşlarının korunması yalnızca özel güvenlik şirketlerine bırakılmamalı; bu tür stratejik kurumların daha etkin ve disiplinli güvenlik protokollerine tabi olması gerekmektedir. Bu tür olaylar, devletin güvenlik politikalarının ne kadar etkin olduğunu sorgulamamıza sebep olmaktadır.
Medya ve Sosyal Medyanın Rolü: Manipülasyon ve Bilgi Kontrolü
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarında dikkat çeken bir diğer unsur, medya ve sosyal medyaya yönelik eleştirileridir. Erdoğan, bu platformların sorumsuzca yayın yaparak terörün amacına hizmet ettiğini ifade etmiştir. Ancak bu söylemler, devletin medya üzerindeki kontrolünü artırmak ve sansür politikalarını meşrulaştırmak için kullanılan bir araç olarak görülebilir. Hannah Arendt’in “totaliter sistemler” üzerine yaptığı analizler, propaganda ve korku politikasının, halkın özgür düşünmesini engelleyerek onları baskı altına almayı amaçladığını göstermiştir. Türkiye’de medya üzerindeki baskılar ve ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar, toplumun farklı düşünce kanallarını tıkamakta ve eleştirel seslerin duyulmasını engellemektedir.
Bu bağlamda, Erdoğan’ın sosyal medya platformlarını eleştirirken kullandığı dil, bu mecraların halk üzerindeki etkisini azaltma ve kontrol altına alma arzusunu yansıtmaktadır. Ancak bu durum, terör olaylarından yola çıkarak sosyal medya üzerinde baskı kurma çabası olarak da değerlendirilebilir. Burada önemli olan, özgür ifade alanlarının korunması ve halkın doğru bilgilendirilmesini sağlamaktır. Devletin güvenlik politikaları ve medya üzerindeki kontrolü, toplumun eleştirel düşünme kapasitesini kısıtladığı takdirde, bu durum uzun vadede toplumsal huzuru bozacak sonuçlar doğuracaktır.
Devlet Yönetiminde Hukukun Üstünlüğü ve Etik: Atatürk’ün Yol Göstericiliği
Erdoğan’ın terörle mücadele konusundaki söylemleri ve devletin bu süreçteki rolü, yönetimsel anlamda önemli eleştirileri beraberinde getirmektedir. Bir devletin asli görevi, halkının can ve mal güvenliğini korumak, hukukun üstünlüğünü tesis etmek ve vatandaşlarına eşit adalet sunmaktır. Bu noktada, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet yönetimi konusundaki yaklaşımı hatırlanmalıdır. Atatürk, “Herkesin kendi işini yapması kadar iyi bir şey yoktur” diyerek, devletin hukuk ve düzen ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalması gerektiğini ifade etmiştir. Bir başka deyişle, devletin görevi, güvenliği sağlamak adına özgürlükleri kısıtlamak değil, halkın huzurunu ve güvenliğini koruyacak adil bir sistem kurmaktır.
Tarihsel olarak da Atatürk’ün liderliğinde Türkiye Cumhuriyeti, tehditlere karşı mücadelesini hukukun üstünlüğü ve bağımsızlık ilkeleri çerçevesinde yürütmüştür. Bu bağlamda, terörle mücadele, yalnızca askeri yöntemlerle değil, hukuki ve sosyal politikalarla da dengelenmelidir. Devletin meşruiyeti, şiddeti tekeline alıp gerektiğinde kullanabilme yetkisinde değil, bu yetkiyi nasıl ve ne amaçla kullandığında yatar. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de terörle mücadele politikalarının ve devletin güvenlik stratejilerinin eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Meşruiyet, Güvenlik ve Toplumsal İstikrar
TUSAŞ’a yönelik terör saldırısı, devletin güvenlik zafiyetleri, terörle mücadele politikaları ve yönetim anlayışı üzerine önemli soruları gündeme getirmiştir. Erdoğan’ın söylemleri, devletin otoritesini ve iradesini pekiştirme çabası olarak değerlendirilebilirken, aynı zamanda bu söylemler, toplumsal korku atmosferini kullanarak otoriter yönetim pratiklerini meşrulaştırma girişimi olarak da görülebilir. Devlet yönetiminde meşruiyetin korunması, yalnızca terörle mücadele adı altında şiddet uygulanmasıyla değil, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve demokratik değerlerin korunmasıyla sağlanır.
Ulu Önder Atatürk’ün önderliğinde inşa edilen Cumhuriyet, halkın iradesine dayalı, özgürlükleri ve hakları koruyan bir yönetim anlayışını temel almıştır. Bu ilke, günümüzün güvenlik politikalarında ve terörle mücadele stratejilerinde de yol gösterici olmalıdır. Devletin şiddet tekeli, halkın güvenliğini sağlamak adına kullanılmalıdır; ancak bu süreçte halkın özgürlüklerini kısıtlamak ve eleştirel düşünceyi baskı altına almak, uzun vadede toplumsal istikrarı tehlikeye atacaktır. Türkiye’nin geleceği, hukuk, etik ve özgürlük ilkelerine dayanan bir yönetim anlayışının benimsenmesiyle güvence altına alınabilir.
1
Bielefeld’de Tantuni Keyfi Gerçek Lezzet By Yol Restaurant Café Bar’da!
29907 kez okundu
2
The Politicization of the Alevi Movement and the Struggle for Identity
17367 kez okundu
3
By Yol Restaurant Bielefeld’de Türk Mutfağının Almanya’daki Lezzet Durağı Oldu
10545 kez okundu
4
Die Konföderation der Alevitischen Vereine in Europa eröffnet diplomatische Vertretung in Straßburg
7876 kez okundu
5
By Yol Restaurant Cafe Bar Die Traditionelle Adresse der Türkischen Küche in Bielefeld
4474 kez okundu