40,2605$% 0.13
46,7434€% 0.12
53,9764£% 0.26
4.321,42%0,57
10.219,48%-0,06
4784426฿%1.68037
02:00
Antik dönemlerden itibaren Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanılan haberciler, Ulu Nuh’tan Ulu Muhammed’e kadar, toplumlara ahlaki ve etik kurallar getirmişlerdir. Bu ilahi rehberlerin öğretileri genellikle insanı insan yapan değerlere odaklanırken, ne yazık ki bu öğretiler, devletler ve egemen güçler tarafından politik amaçlarla manipüle edilmiştir. Avrupa, Asya ve Afrika’daki imparatorluklar ve devletler, (inançları dinleştirerek) dinleri birer kontrol ve sömürü aracı haline getirirken, Avustralya Aborjinleri ve Amerikan Kızılderilileri gibi topluluklar kendi öz inanç sistemlerini korumaya çalışmışlardır. Ama malum süreçte karşılaştıkları sömürgeci baskılar, kıyımlar bu toplumların kültürel ve ahlaki yapılarını tahrip etmiştir.
Bu inceleme, Türklerin tarihsel süreçte yaşadığı kültürel ve inançsal dönüşüm, İslamlaşma süreci ve Alevi inancının geçirdiği değişimi sosyolojik, psikolojik, felsefi ve hukuki kavramlar çerçevesinde analiz edilecektir. Ayrıca, Alevilik ve dedelik kurumunun günümüzdeki durumu, tarihsel kökenlerinden kopuşu ve toplumsal etkileri değerlendirilecektir. Burada özellikle İbn Rüşd’ün “çifte hakikat” kavramı, Gazali’nin “tahafüt” kavramı ve güncel düşünürlerden Jürgen Habermas’ın “iletişimsel eylem teorisi”gibi kavramları, inancın mutasyonla dinleşmesi ve dini-sosyal dönüşüm süreçini anlamada kullanılacaktır.
Türklerin İnanç Tarihi ve İslamlaşma Süreci
Türkler, tarihsel olarak (genel kabul gören ve şimdilik, konuyu bu bağlamda uzatmamak için bizim de öyle kabul ettiğimiz) animist, şamanist ve Tengrici inanç sistemlerine sahip bir toplum olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Orta Asya’da gelişen bu inanç sistemi, doğa ve insan arasındaki dengeyi esas almış ve insanın onur, erdem ve ahlak temelinde bir yaşam sürdürmesini amaçlamıştır. Ancak, 8. yüzyılda İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasıyla birlikte (yaygınlaşma genel ifadesinin altındaki kıyımlara şimdilik değinmiyoruz), bu öz inanç sistemleri yerini Arap-İslam kültürüne, esasen direk pagan Arap kültürüne bırakmaya başlamıştır. Bu süreç, sadece dini bir dönüşüm değil, aynı zamanda derin bir kültürel değişim süreci olarak da değerlendirilmelidir.
Türklerin İslamlaşma süreci, özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde hızlanmış ve devlet eliyle teşvik edilmiştir (bu teşvik özellikle Türk ve yani en doğru ifadesiyle Alevi kıyımı olarak kendini göstermiş, Arap ve Acem molla transferleri bu tarihin çarpıcı örnekleridir. Ayrıca Oslanlı’da yani “Kızılbörk Ataman”da Türkçe Kur’an‘ın yasaklanması da yine devam eden süreçteki Araplaştırma örneklerindendir.).
Türklerin yani özellikle Türkleri Türk yapan kültür ve düşünce yapısının daha doğru ifadeyle Aleviliğin ortadan kaldırılması için dolaylı adımlar da dağıtılmıştır. Bu süreçte tıpkı Kurtuluş Savaşı sürecinde olduğu gibi ve her toplumda olacağı gibi yolundan dönenlerin olduğu bir süreci karşımıza çıkarır. Örneğin bu süreçte, bazı boylar ve topluluklar vergiden kaçınmak amacıyla Türk kimliklerini gizlemişlerdir. Osmanlı döneminde görülen bu durum, devletin sözde İslam hukukuna dayalı yönetim anlayışının bir yansımasıdır. Bu bağlamda, sosyolog Max Weber’in “meşru otorite” kavramı üzerinden bu dönüşümü anlamlandırabiliriz. Osmanlı İmparatorluğu, dini otoriteyi devlet otoritesinin meşruiyet kaynağı olarak kullanmış ve bu sayede dini kimlikler üzerinde kontrol sağlamıştır.
Bu süreç aynı zamanda, felsefi düzlemde de bir Araplaşma süreci olarak da değerlendirilebilir. İbn Haldun’un “asabiyet” kavramı, İslam toplumlarının kolektif kimlikleri ve sosyal dayanışmaları üzerine önemli bir çerçeve sunar. Bu perspektiften bakıldığında, Türklerin İslamlaşma/Araplaşma süreci bir asabiyet değişimi olarak görülebilir; yani, önceki Türk kimlik dayanışmalarının yerini yeni bir sözde İslam özde din dayanışması almıştır. Bu, Edward Said’in “Oryantalizm” teorisi çerçevesinde de değerlendirilebilir; Said, İslam coğrafyasındaki kültürel hegemonya süreçlerini analiz ederken, sözde İslam’ın yayılmasıyla birlikte Arap kültürel motiflerinin diğer Müslüman toplumlar üzerindeki etkisini vurgular. Zira sözde bir çok Müslüman ülkeye baktığımızda tamamında kültüründen tutunda yazısına kadar Araplaştığını görüyoruz. Bundandır ki kendine İslamcı diyen Arapçıların Alevi ve Atatürk düşmanlığı kadimdir.
Alevilik ve Dedelik Kurumunun Dönüşümü
Alevilik, Türklerin tarihsel inanç sistemlerinin İslamla kaynaştığı bir mezhep olarak ortaya çıkmıştır (elbette bu genel bir kabul olarak burada ifade edilir yoksa Alevilerin kendisi ulu Nuh’tan beri aynı yolda olduklarını ifade eder. Yani egemen Arap anlayışının kendilerince İslam görüşünün anlayış ve ifade tarzına göre Alevilik’e mezhep demesi, sosyolojik olarak komiktir. Zira Aleviler Güruh Naci’den olduklarını ifade ederek bir “yol”da yürüdüklerini açıkça beyan eder. Böylece beslendikleri bilgi kaynağının da Ulu Nuh’tan bu yana Serçeşme olduğunu da “dektere” ederler.). Aleviliğin temelleri, Nuh’tan Muhammed’e kadar uzanan bir “peygamber”ler silsilesine dayandırılmakta ve Türklerin onur, erdem ve inanç temelli yaşam tarzını devam ettirdiği bir sistem olarak kabul edilmektedir. Alevi inancında “dedelik” kurumu, bu sistemin en önemli unsurlarından biri olmuştur. Dedeler, sadece dini liderler değil, aynı zamanda toplumun ahlaki ve etik rehberleri olarak görülmüşlerdir.
Ancak, 19. yüzyıldan itibaren dedelik kurumunda önemli bir değişim yaşanmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, Acem ve Arap motifleri Alevilik üzerinde belirgin bir etki yaratmaya başlamıştır. Bu süreç, Alevi inancının özünden kısmen de olsa uzaklaşmasına ve dedelik kurumunun bir tür duygusal tatmin aracı haline gelmesine yol açmıştır. Günümüzde, bu dönüşümün etkilerini Alevi toplumunda net bir şekilde görmekteyiz. Dedelik kurumu, artık eski ahlaki ve etik rehberlik rolünü yerine getirmekten uzaklaşmış ve daha çok geleneksel bir ritüel olarak algılanmaya başlamıştır. Bunun en çarpıcı örneği cem törenleridir. Fazla değil 50 yıl önceki ocak Cem’leriyle şimdiki cemevi Cemleri arasında herkesin bariz bir şekilde kabul edeceği bir kopuş söz konusudur.
Bu bağlamda, Michel Foucault’nun iktidar ve bilgi ilişkisi teorisi, Alevilikte yaşanan bu dönüşümü anlamada faydalı olabilir. Foucault, iktidarın bilgi üzerindeki kontrolü aracılığıyla toplumsal yapıları nasıl şekillendirdiğini tartışır. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde devletin Alevilik üzerindeki baskısı ve kontrolü, Alevi toplumunun kendi inanç sistemini özgürce yaşamasını engellemiştir. Buna karşın en yıkıcı değişim ve kopuş kentleşme ve modernite süslemeleriyle gerçekleşmiştir. Bu süreç, Aleviliğin tarihsel kökenlerinden uzaklaşmasına ve dedelik kurumunun toplumsal anlamda zayıflamasına neden olmuştur. Bu noktada, cümle cihan bir vücut öğretisi, Alevilikteki manevi birlik arayışlarının felsefi bir temeli olarak da değerlendirilebilir. Ancak, bu arayış günümüzde dedelik kurumunun zayıflamasıyla daha sembolik bir hale dönüşmüştür. Yani içerikten yoksun tanıma mahkum bir Alevilik ve Aleviler topluluğunu ifadeye dönüşmüştür. Bu paragrafın anlaşılması için millet, toplum, topluluk, kalabalık gibi kavramlar üzerine düşünmenizi tavsiye ederim.
Ne Yazık ki!
Bu makalede, Türklerin tarihsel inanç sistemi, İslamlaşma süreci ve yani Alevilik kurumunun dönüşümü sosyolojik boyut çerçevesinde ele alınmıştır. Tarih boyunca Türklerin onur, erdem ve ahlak temelli yaşam tarzları, İslamlaşma süreciyle birlikte Arap-İslam kültürüne entegre olmuş ve bu durum, Türklerin öz kimliklerinden uzaklaşmalarına sebep olmuştur. Alevilik ve dedelik kurumunun geçirdiği dönüşüm, bu sürecin en belirgin örneklerinden biridir.
Günümüzde Alevilik, tarihsel kökenlerinden kopmuş, dedelik kurumu ve Cem ise geleneksel bir ritüel haline gelmiştir. Bu durum, Alevi toplumunun kendi inanç sistemini yeniden gözden geçirmesini ve özüne dönmesini zorunlu kılmaktadır. Elbette bu Aleviliği yaşatmak veya sadece örgütsel bir birlik sağlamak maksadıyla değil Alevi erdemine ulaşabilmek içsel değişimi gerçekleştirmek için özellikle birey bazında olmalıdır. Bu dönüşümün başarılı olabilmesi için, toplumun inanç sistemi üzerindeki politik ve kültürel baskıların ortadan kaldırılması ve Alevi toplumunun kendi kimliğini özgürce yaşayabilmesi, içselleştirmesi gerekmektedir. Böylece duygusal tepkiler veren ve tek arayışı duygularının tatmini olan, böylece kindar bir yaklaşım sergileyen kinsan yerine, yeniden insan olabiliriz.
1
Alevilik Din Değil İnançtır! Devlet Değil İnsan Kurtarır!
425015 kez okundu
2
Die Einflüsse des Alevitentums auf Literatur und Philosophie: Eine soziologische, psychologische und philosophische Untersuchung
7641 kez okundu
3
Roboski Katliamı Özelinde İnsanlık, Hukuk ve Toplumsal Güven Üzerine Bir Felsefe
3951 kez okundu
4
Alevilere Yönelik Katliamlar ve Kültürel Soykırım Gerçekliğinde İnsanlık Suçları ve Tarihsel Manipülasyonlar
2654 kez okundu
5
İnanç‘tan Dine Ulu Nuh‘tan Günümüze İnsan ve Kinsan!
1742 kez okundu